konya_oturak_alemi_1-copy

(1984 yılında Trt TV’de ilk defa yayınlanmış, geleneksel Sazlı Sözlü Konya oturmalarından bir kesit. Recai KICIKOĞLU Arşivinden)

Bir şehir yazısı yazıyorsanız, hem de bu şehir Konya gibi pek çok sultan, alim, evliya görmüş bir şehirse muhakkak ki, o şehrin tarihi geçmişine göz atmak adeta farzdır. Biz de öyle yapıyor ve tarihte kısa bir yolculuğa çıkıyoruz.  Konya milattan Önce  7000’li yıllarda neolitik devirlerden başlayarak Hititler, Frigler, Lidyalılar, Doğu Roma, Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar döneminde hep önemli bir merkez olmuş. Özellikle Selçuklular ve Karamanoğulları döneminde en parlak günlerini yaşamış. Uzun yıllar Selçuklulara başkentlik yapması nedeniyle Anadolu’nun en büyük ilim irfan yuvaları, medreseler Konya’da açılmış, o dönemde Konya aynı zamanda Anadolu’nun kültür başkenti de olmuş. Pek çok etkenin  yanında bu medreselerin, Konya kültürünün oluşmasında büyük etkileri olduğu bilinen bir gerçek. Bu tarihi birikimler ve oluşumlar bugünkü  Konya’yı ve Konyalıyı da şekillendirmiş, baskın bir Konyalı tipinin de oluşmasına katkıda bulunmuş; gelenek, görenek ve dinine bağlı, ama hoşgörülü, mütevazi karakterini günümüze kadar taşımış. Ünlü seyyah İbn-Batuta  Konya’yı tanıtırken  Burası büyük bir şehir çok güzel inşa edilmiş, nehirleri, bağ-bağçeleri ve meyveleri boldur. Kamereddin adlı kayısı yetiştirilir. Mısır ve Şam’a gönderilir. Rivayete göre bu belde İskender tarafından kurulmuş. Konya’da ehli tarik olan bir grup şalvar giymekle tanınırlar. O dönem hamam bulunmaktadır. Mevlana Celaleddin Rumi’nin türbesini gördüm. Bu zata alimlerin kutbu diyorlardı. Halkın bir kısmı ona mensub olup celaliye adı verilir.” demektedir.

Evet, Konya her şeyden önce bir Selçuklu şehri. Selçuklulara uzun süre başkentlik yapan şehirdeki mimari yapılardan Alaaddin Camii, Ulu Camii, İnce Minare bu imparatorluktan kalan önemli eserler olarak göze çarpar. Osmanlının izleri ise Kapı Camii gibi birkaç eser dışında daha çok sivil mimaride gözlenir. Mesela günümüzde sayıları gittikçe azalmış, geniş hayatlı, cumbalı evlerinde bunu rahat bir biçimde görebiliriz. Sayıları azalmış diyorum, çünkü  ülkemizin pek çok yerinde olduğu gibi, Konya da tarihi eserlerin korunması bakımından sınıfta kalmış bir şehir. Millet olarak, tarihine sahip çıkan bir millet görünümündeyiz, ancak tarihi eserlerimize de bir o kadar ilgisiziz. Hatta bırakın ilgilenmeyi, bu eserlerin günümüze kadar ayakta kalmamasının baş sorumluları yine bizleriz. Koskoca Alaaddin sarayından elimizde kalan bir yıkık duvar. Yıktıklarımızın, harabeye çevirdiklerimizin haddi hesabı yok gibi. Bunların ne uğruna yapıldığı ise malum. Tarihe düşmanlık değil, tarih bilincinden yoksunluk bunun adı.

Tam da,  bu bilinç yoksunluğuna işaret eden Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Şubat 1931 tarihli söz konusu telgrafına burada değinmekte yarar var diye düşünüyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün İnönü’ye gönderdiği telgrafta, son inceleme gezilerinde çeşitli yerlerdeki müzeleri, eski sanat ve medeniyet eserlerini gözden geçirdiğini belirterek, “İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da mevcut müzeleri gördüm. Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmen de ecnebi mütehassısların yardımı ile tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin, hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ilerde tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan âbidelerin muhafazaları için müze müdürlüklerinde ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere arkeoloji mütehassıslarına kat’i lüzum vardır. Bunun için Maarifçe harice tahsile gönderilecek talep eden bir kısmının bu şubeye tahsisi muvafık olacağı fikrindeyim.” diyor.

Mustafa Kemal Atatürk aynı telgrafta, Konya’daki incelemelerine de özel bir yer vererek, “Konya ‘da, asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabe içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki şaheserleri sayılacak kıymette bazı mebâni vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alâeddin Camii, Sahip-Ata medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescit ve İnce Minare, derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedirler. Bu tamirin gecikmesi, bu âbidelerin kamilen inkırazını mucip olacağından evvelâ asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kâffesinin mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin temin buyrulmasını rica ederim” ifadelerine yer veriyor. Bu çağrıya yeterince kulak verilmediğini, son zamanlardaki kurtarma çalışmaları hariç, eski tarihi yapıların bırakın tamiratının yapılmasını hepten yıkıldığını söyleyebiliriz. Tabii ki yalnızca Konya’nın  mimarisine değil, diğer kültürel değerlerine de yeterince sahip çıkılmadığını görüyoruz. Özellikle bir zamanlar dillere destan olan Konya eğlence kültürünün yerinde yeller esmektedir. Bu kültürün bırakın yaşatılmasını, çoğu sohbetlerde bahsinin bile geçmediğini görüyoruz.  Bunda son dönemlerde sık sık dile getirilen  Konya imajının da etkili olduğunu düşünmekten de kendimizi alamıyoruz.

Konya İmajı

“Konya, insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır, yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız…” Evet, Tanpınar, Beş Şehir’inde Konya’dan bahsederken böyle bir tespitte bulunur. Bu tespit günümüz için de aşağı yukarı geçerlidir. Konya’ya ısınmak gerçekten çok zordur. Şehirle bir rabıta kuramazsanız, hep yabancı kalırsınız şehre. Kurarsanız da artık Konyalısınızdır. Mesela  bir üniversite öğrencisi olarak gelmişseniz ilk defa bu şehre ve ilk bakışta bu rabıtayı yakalamışsanız, orada evlenir, orada iş kurar ve bir bozkır çocuğu olarak hayatınızı orada  devam ettirirsiniz.  Eğer ilk anda bir bağ kuramamışsanız, dört yıl sonra çeker gidersiniz arkanıza bile bakmadan. Ya sıtmaya tutulmuşçasına yakalanırsınız, ya da sıktınız sıyrılır bu şehirden.

Tanpınar’ın deyimiyle tam anlamıyla bozkırın çocuğudur Konya. Bu yüzden biraz haşinlik, biraz harbilik, biraz da içine kapanıklık vardır. Dümdüz bir şehirdir Konya, Alaaddin Tepesi dışında başka bir yükselti göremezsiniz. Ancak bu şehrin düzlüğünün aksine kültürü çok renkli çok çeşitli hatta kimi zaman çok zıt bir karakter sergiler.

Konya için akla gelen ilk kelime sanırım onun “muhafazakar” bir şehir olduğudur.  Böyle bir imajın ana nedeninin, Cumhuriyet dönemine kadar medreselerin burada  yoğun bir şekilde varlığını sürdürmesi, varolan  pek çok tarikatın yanı sıra  özellikle Mevleviliğin merkezi olması gösterilebilir. Konya halkının dinine diyanetine düşkün oluşu, siyasi tercihleri de bunu destekler bir görünüm arz eder. Hatta Konya’nın bu imajı o kadar baskındır ki, bu satırların yazarının başına da sırf bundan dolayı, pek çok defa “güler misin, ağlar mısın” şeklide hadiseler gelmiştir. Üniversiteyi kazandığım sene Ankara’ya  kayda Konya’dan bir arkadaşla birlikte gidiyoruz. Otobüste konuşuyoruz. O bana “sakın ha Konyalı olduğumuzu belli etmeyelim. Siyaset miyaset karışık buralarda” diyor. Kayıt için tam okuldan içeriye gireceğiz, arkadan bir ses “ Hoca, siz  nereyi arıyorsunuz?” Arkadaş panik bir şekilde bana dönüyor: “ Aha adam Konyalı olduğumuz anladı.” diyor. Ben de şaşırıyorum. Oysa ki şaşırmamıza hiç gerek yok, çünkü öğrenciler birbirlerine burada “Hoca” şeklinde hitap ediyorlar. Biz ise Konya’nın gerek medyada, gerekse dışarıda “Hacı, hoca”  imajının bizi de ele verdiğini düşünüyoruz.  Konya’da ciddi bir muhafazakar damarın olduğu muhakkaktır. Halkı gerçekten dini değerlerine düşkündür. Ama  gerçek Konya ne yalnızca muhafazakarlıkla ne de modernlikle anlatılabilir. Konya da  tek tip bir yaşam biçimine sahip değildir. O yüzden Konya’ya dönük bu imaj Konya’yı ve Konyalıyı  tek başına tanımaya yeterli değildir.  Bunu özellikle aşağıda bahsedeceğimiz Konya’daki müzikli eğlencenin değişim ve dönüşümünde rahatça görmek mümkün olacaktır.

Konya’nın bilinen bu imajından farklı bir yönü olduğu, muhafazakar, hatta çoğu defa yanlış bir algı sonucu, tutucu olarak bilinen Konya’nın yüzlerce yıllık halk geleneğinde bu imajın dışında başka bir hayat yaşandığı görülmektedir.

Bu yazı aslında Konya’nın pek fazla da bilinmeyen bu yönüne ışık tutmak için ele alınmıştır. Konya’nın geçmişteki eğlence kültürü, Konya ve Konyalı imajına dair yeni bir bakış açısı getirecek kadar renkli bir kültürdür ve üzerinde durulmasında kültür tarihimiz açısından büyük fayda vardır.

Burada hemen bir parantez açıyor; bu yazımızda Konya’nın eğlence kültürüne dair  en doyurucu, en yeni araştırmalardan biri  olan ve Konya Kültürüyle hemhal olmuş pek çok kültür adamımızdan yararlanılarak vücuda getirilen, öğretim üyesi Vedat Çakır tarafından hazırlanan  “Konya’nın Geleneksel Eğlence Kültürü” adlı makaleden büyük ölçüde yararlanıldığını ifade etmek istiyorum.

Konya Eğlence Hayatında  Müzik

 

Konya’da yukarıda  bahsettiğimiz gibi Mevlevilik baskın bir tarikat olarak varlığını sürdürmüş bu  kültürden kaynaklanan müzik de  egemen müzik olarak kendini yoğun bir şekilde hissettirmiştir.   Mevleviliğin de etkisiyle müzik bir eğlence aracı olmanın ötesine geçmiş, dini bir musiki anlayışı da gelişmiştir. Tekke müziği olarak da adlandırılan bu müzik, günümüze kadar semah  eşliğinde ilahilerle zenginleşerek gelmiştir. Konya müzik kültüründe  yalnızca Mevlevilik etkisiyle gelişen müzik yoktur. Özellikle çevre ilçe ve köylerdeki çoğunluğu Türkmen olan halkın orta Asya’dan getirdiği halk müziği, düğünlerde toylarda çalınmış söylenmiştir.  Mevlevîliğin ve Osmanlı boyunca devam eden Mevlevîhane’nin etkisinde birçok Konyalı ünlü besteci yetiştiği gibi,  Konyalı pek çok  halk ozanı da halk müziğini bugüne kadar devam ettirmiştir. [1]

Günümüzdeki aşık geleneğini sürdüren nadir illerimizden biri olma özelliğini taşıyan Konya’nın halk müziği, son derece zengin ve kendine özgüdür. Türkü derlemecileri Konya’dan yüzlerce türkü derlemişler ve bu türküler yıllarca radyolarda en beğenilen halk müziği örnekleri olarak çalınıp söylenmiştir. Konya türküleriyle ilgili ilk kapsamlı derleme çalışmalarından birini yapan Seyit Küçükbezirci’nin de ifade ettiği gibi, Konya türküleri, Konya kültürün aynasıdır [2]

Bu aynaya bakıldığında ise Konya’nın bilinen muhafazakar kimliğinin çok dışında bir dünya karşımıza çıkar. Konya türkülerinde, eğlence kültürünün ayrıntıların rahatça yakalayabilmekteyiz.  Hovardalar, oturak kadınları, aşklar, ihtiraslar ve çekincesiz cinsellik birçok Konya türküsünün ana konusudur.

Ahmet Hamdi Tanpınar’la yazımıza başlamıştık yine onunla devam edecek olursak,  Tanpınar “Beş Şehir” de Konya’yı anlatırken; Konya Lisesi’nin üst katındaki küçük odada yatarken, yanı başındaki hapishane binasından bir kadının tutturduğu türkülerden bahseder.  O kadından en çok, “Gesi bağları” türküsünü dinlemeyi sever Tanpınar. Ancak kadın bazen de “Odasına varılmıyor köpekten” diye başlayan ve Tanpınar’ın çok hayasız bulduğu bir oyun havasını seslendirir. Tanpınar bu türküyü şu sözlerle tanımlar  [3]“Bu türkünün havası ve ritmi kadar ten hazlarını zalimce tefsir eden başka eserimizi tanımadım. Sanki bütün ömrünü en temiz ve saf dualarla hep başı secdede geçirdikten sonra nasılsa bir kere günah işleyen ve artık bir daha onu unutup hidayet yolunu bulamayan ve en keskin peşimanlıklar içinde hep onu düşünen ve hatırlayan bir lanetli veli tarafından uydurulmuştur. O kadar ten kokar ve yıkıcı günahın arasından o kadar  büsbütün başka şeylere, artık hiç erişemeyeceği şeylere kanat açar”

Bu türküler içinde en çok bilinen ve çalınıp söyleneni Konyalı türküsüdür. Birçok araştırmacının, aslında bir Konya türküsü olmadığını ileri sürdüğü Konyalı, müstehcenlik bakımından en cüretkâr türkülerdendir. Sefa Odabaşı’ya[4]  göre, kanto türüne yakın olan bu türkü, muhtemelen, kızlı kahvelerde şarkı söyleyen İstanbullu kızlar tarafından yayılmıştır. Bir hanım ağzından söylenmek üzere güftesi yazılan türkünün bestecisi belli değildir. İçinde, şeker, sucuk, pastırma, dondurma, rakı, pırasa, kişniş gibi bazı yiyecek maddeleri motif olarak kullanılmaktadır. Güfte içinde müstehcenliği çağrıştıran sözler sıralanmaktadır. Bir Rum oturak kadını olan Alime için yakılan türküde de, aşk ve müstehcenlik işlenmektedir. Yine, “Develi” adındaki oturak kadını için de çeşitli türküler yakılmıştır.

Konya müziğinin önemli bir bölümü dinî musiki olarak şekillenmiş olsa da, özellikle halk müziği, ağırlıklı olarak eğlenceye yöneliktir. Dolayısıyla bu müzik, dinî açıdan yasak olan eğlence ortamlarında çalınıp söylenmiş, aynı ortamda rakı içilmiş, oturak kadını oynatılmıştır. Konya’nın muhafazakâr kimliğiyle bu eğlencelerin bir arada gelişimi şaşırtıcı bir tezat oluşturmaktadır. Araştırmacıların genel kanaati, din adamlarının ve ulemanın öteden beri eğlenceyi yasaklar görünürken, gizlice hoş gören ya da göz yuman bir eğilim taşıdığı yönündedir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarını anlatan Mahmut Sural’a göre, zamanın uleması, eğlencenin aşırısını hep  yasaklamıştır. Ancak bir gelenek niteliğindeki bu türlü eğlencelere cevaz vermez gibi görünürken, gerçekte göz yummuştur [5] Benzer bir görüş Tahir Sakman’ın babası Mazhar Sakman’la ilgili olarak yazdığı kitapta da ifade edilmektedir. Konya türkülerinin en önde gelen icracılarından olan Mazhar Sakman, sabah namazı vaktinde oturak âleminden dönmektedir. Elinde sazı, sarhoş bir halde yürürken, bugün Konya’daki en büyük camilerden birine adı verilen,  Konya’nın son dönem âlimlerinden Hacı Veyiszâde ile karşılaşır. Sakman utanır, sıkılır, sazını saklamaya çalışarak süklüm püklüm bir halde Veyiszâde’ye selam verir. Üç beş adım sonra, Mahzar  Sakman gayri ihtiyari geriye döner bakar, Veyiszâde de Sakman’a bakar ve Konya ağzıyla şöyle der: “Di len, o da lâzım” .[6] Aslında, dinî musiki icra eden müzisyenlerin de eğlence kültürüne çok yabancı olmadığı bilinmektedir. Örneğin düğünlerde ilâhî ve dua söyleyen, Kur’an okuyan dul veya hiç evlenmemiş kadınların, dinî musikinin ardından istek üzerine türkü okumaları bir Konya düğünü geleneği olarak yerleşmiştir. [7]

 

Oturak Âlemleri

 

Bu eğlenceyi çoğunuz ilk kez Türkan Şoray’ın başrolünü oynadığı Gramofon Avrat filminde tanımışsınıdır. Oturak, Konya ve çevresinde, sadece erkeklerin katılabildiği, müziğin merkezî bir konuma sahip olduğu bir sohbet ortamı.  Gerçekten Konya eğlence kültürünün en temel ayırt edici özelliklerinden biri oturak âlemleridir. Sefa Odabaşı, oturak âlemlerini, Konya’nın tarım ve ticaret kendi olmasına bağlamaktadır. İşlerin azaldığı uzun kış aylarının gecelerinde, evlerin dışındaki genellikle gözden ırak (bağ evleri) mekânlarda yapılan eğlenceler oturak alemi adını almıştır[8] Üzerine çok şey söylenen oturak âlemleri, kimilerine göre, kendine has kuralları olan ve ahlâkî sınırlar içinde yapılan bir eğlence olarak başlamış, sonradan yozlaşmıştır. Kimileri, özellikle de zabıta kuvvetleri, oturak âlemlerini öteden beri ahlak dışı bir eğlence olarak değerlendirmiş ve yasaklamıştır. Konya oturaklarının dışa kapalı yapısı, oturakların günümüze taşınmasına imkân vermemiş ve oturaklar kendi mahremiyeti içerisinde yok olmuşlardır. Oturak âlemlerinin Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yozlaştığı ileri sürülmektedir[9]

Konya kültürü araştırmacılarından Mahmut Sural, bundan 25 yıl önce “Yeni Konya” gazetesinde yayınlanan ve 50 yıl önceki Konya’yı anlattığı yazı dizisinde, oturak âlemleriyle ilgili olarak yazılan eserlerin hiçbirinin gerçeği yansıtmadığını, hemen hepsinin hayal ürünü olduğunu savunmaktadır. Sural’a göre, Konya oturak âlemleri her önüne gelenin girebileceği yerler değildir. Bu alemlere girebilmek için, yıllarca söze sadakat, emanete sahip olma, mertlik, gözü peklik ve beline sağlamlık gibi sınavlardan geçmiş olmak gerekmektedir. Konyalı yerli kadınların oturak âlemleriyle hiçbir ilgisi yoktu. Âlemlerde oynayan kadınlar yabancı olurdu. Ancak bu kadınlar asla bir fuhuş malı değildi. Değerleri güzellik çirkinlik yönünden değil, oyunculukları, güzel türkü söylemeleri ve zekâlarıyla değerlendirilirdi. Çoğu yıpranmış, çirkin kadınlardı. Üstelik sayıları “üçü-beşi” geçmezdi. Oturak âlemlerinde yer alan kadınları koruyan, taşıyan erkeklere de “efe” denirdi.

Oturak alemi her zaman düzenlenmez, genellikle düğünler sırasında yapılırdı. Irz ve namus konusunda son derece duyarlı olan, aile kadın veya kızının topuğuna bile bakmayan hovardalar, oturak alemine birer ikişer gelirken; rakılar, mezeler  ve diğer yiyecekler oturak kadınları tarafından hazırlanır, alem sırasında da hovardalara sunulurdu. Daha sonra saz, cura, kanun, ud ve kemandan oluşan müzik ekibi çalar, oturak kadınları türkü söyler ve oynarlardı. Hovardalar ise asla oynamaz, oyuncu kadınla cilveleşmek ve konuşmak bir yana, birbirleriyle bile konuşmaktan kaçınırlardı. Âlemin sonlarına doğru uzun hava söylenir, kadınlarla birlikte yemek yenir ve hovardalar birer ikişer dağılırlardı.[10]

Hovardalar, varlıklı kişilerdi. Kelimenin etimolojisi de zaten Farsça “hur”a dayanmaktadır. Konya’da hovarda kelimesi, yiyen, içen, çapkınlık için yedirip içiren eli açık kişi anlamında kullanılmaktadır. Hovarda, tutulduğu kadın için Meram’daki bağları satıp, harcayabilmektedir. [11] Uzun süren savaşların psikolojik etkisi, merkezî otoritenin zayıflaması, kolluk kuvvetlerinin yeterince müdahale edememesi gibi nedenlerle 1900’lü yıllarda o ağırbaşlı, nezih oturakların yerini oturak âlemleri almıştır. Oturak âlemlerinde ise, artık ön planda müzik yerine cinsel bir obje olarak kadın vardır. Oturaklarda oturak kurallarına uymayan veya çizgiden çıkan bazı kimselere yapılan işin uygunsuz olduğunu hatırlatmak veya bir daha tekrar etmemesi için ihtar mahiyetinde olarak kulağı kesilirdi. Bu işlem o kişinin canlı bir sabıka kaydı olarak suratına işlenmiş olurdu. Böyle bir olayda kulağı kesilenlere örnek gösterilmek üzere ”kulağı kesik” damgası vurulurdu Bunun sonucunda ise, hovardalar arası sonu cinayetle biten oturak kadınlarının kaçırılması olayları artmış, bir çok cinayet işlenmiştir.

Öldürülen hovarda ünlü ve sevilen bir kişi ise; cinayeti izleyen günlerde o kişi hakkında türkü yakılırdı. Bu türkü muhabbet toplantılarında çalınıp söylenirdi. Bu türkülerden biri de; Sefa Odabaşı tarafından derlenen ayrıca Seyit Kürçükbesirci, Cenap Kendi ve Saatçi Hazhar Sakman varyant derlemeleri  olan Kazım’ım türküsüdür:

Mezar arasında harman mı olur?

Kama yarasına annem derman mı olur.

Aman kamayı sokan da insan mı olur?

Amanın Kazım’ım yandım elinden.

Aman Kazım’ım ben yanıyorum ölüyorum.

Mezar arasında kanlı kasaplar,

insan sevdiğine annem kama mı saplar?

Cenazem gidiyor seyredin ahbablar.

Aman aman Kazım’ım ben yanıyorum,

Şu karanlık gecede can veriyorum.

Evimizin önü kıbleye karşı,

Dil versin söyleyin kabrimin taşı.

Aslanım Kazım’ım hovardalar başı.

Aman Kazım’ım yandım elinden,

Karanlık gecelerde can veriyorum.

 

Konya oturaklarının özünü kaybederek yozlaşması ve genel ahlâk ve asayişi bozucu bir niteliğe bürünmesi neticesinde 1900’lü yıllarda Ferit Paşa döneminde yasaklanmıştır. Yasaklanmasına rağmen yine de tamamıyla ortadan kalkmamış, uzun süre gizli saklı âlemler düzenlenmiştir [12] Ancak, bütün bu olumsuzlar zaman içerisinde halkın oturaklara olan ilgisini azaltmış ve oturaklar yerini “barana” adı verilen türkü meclislerine bırakmıştır.

Kızlı Kahveler

 

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Konya’nın eğlence yerlerinden biri de kızlı kahvelerdi. Gizli yapılan oturak âlemlerinde kadın kaçırma, silâhlı çatışma gibi istenmeyen birçok olay yaşandığı için, Cumhuriyet’ten sonra bu eğlence biçimi denetim altına alınmak istendi. Güvenlik güçlerinin denetimi altında benzer bir eğlencenin devam etmesine göz yumuldu ve Konya’nın değişik semtlerinde kızlı kahveler açıldı. Konya’nın ünlü müzisyenlerinin çalıp söylediği kahvelerde, İstanbul’dan getirilen kızlar garson ve şarkıcı olarak çalıştırılmaktaydı.[13]

Bu kahveler, bar ve pavyonların açıldığı zamana kadar işletildi. Sayı olarak birkaç kızlı kahve vardı. Buralarda “Beyoğlu kaldırımlarından tutulup getirilen kızlar güya şarkı söylerdi”[14]

Baranalar

 

Eskiden gençlerin sıra ile bir evde oturarak akşamları eğlenmeleri baranayı teşkil ederdi. Sadece meramda değil şehirde de pek çok barana grubu olur, akranlar bir yerde toplanarak hava ve mevsim şartlarına göre önce tandır ekmeği doğranır, üzerine tereyağına atılıp su içinde kaynatılarak sündürülen peynir dökülerek yenilirdi. Bir yanda fincan oyunu oynanırken, diğer yanda “peşmani” çekilir veya genevirli, cevizli helva yapılır, soğuk günlerde ise arabaşı çekilirdi. Müziğin ön plânda tutulduğu bu eğlencelerde içki ve kadın bulunmazdı[15]

Baranalarda türkü gündüz değil gece icra edilir. Türkü çalıp söylemek, bütün iş gününün, hatta bir haftanın yorgunluğunun atılması demektir. Sadece yorgunluk atılmaz; hal hatır sorulur, iş dışında günlük yaşamın diğer alanları üzerine istişareler yapılır, fikir-görüş alışverişi gerçekleşir. Müzisyenler değişik meslek erbabı insanlardır, hatta meslekleri aynı zamanda lâkaplarıdır. Örneğin Gömlekçi Ali, Yumurtacı Osman …vb. Türkü gecesinin asla reklamı yapılmaz, ifşa edilmez. Onu ancak belirli bir grup bilebilir. Buraya herkes çağrılmaz, yalnızca musiki adabını bilenler misafir olabilir. Muhabbet edilecek ortam önceden erkek konukların gelebileceği şekilde hazırlanır [16]

Erkeğin konumu, günlük yaşamda olduğu gibi baskındır. Konuklar ağırlanmaya lâyık, işlerinde ve sosyal ilişkilerinde itibarlı kişilerdir. Bu itibar aynı zamanda müzisyenlerindir. Müzik icra edilirken konuklar asla konuşmaz, konuşanlar hoş karşılanmaz, hatta dışlanır. Müzisyenlerin bir bölümü, biri biriyle usta-çırak ilişkisi içindedir ve barana denilen bu grup içinde bir hiyerarşi vardır. İcra esnasında solist âdeta bir yönetmen edasıyla icraya yön verir. Bu da bir otorite unsurudur. İcra edilen türkü repertuarı her ne kadar doğaçlamaya kısmen müsaade ediyorsa da, başı ve sonu bellidir. Belli makamlarda söylenen türküler belirli bir düzende çalınır. Türküden türküye geçişlerin kuralı vardır. Makam geçişlerinde ara verilir ve arada yiyecek-içecek ikramlarında bulunulur. Çay ve kahve aslında asıl amaç olarak değil, sadece muhabbet ortamına katkısı ölçüsünde düşünülmelidir. Ev ortamına taşınan müzik pratiği böylece hem mahrem hem de seçkin ve mistik bir anlam kazanır. İtibarlı kişilerin varlığı müzik pratiğini bir gösterime dönüştürür. Gösteri öncesi ve aralarında hal hatır sorma ile başlayan konuşma, düzeyli ve eğitici bir sohbete dönüşür, bilgisinden yararlanılacak kişinin ağırlığı hissedilir. Eğlence ve oyun olmaz, türkü duygusal-ruhsal bir ifade aracı olarak rahatlama ve inşirah sağlar [17]

Oturak kelimesinin mümkün olduğunca telaffuz edilmediği barana toplantılarında eski Konya oturaklarının türkü repertuarı muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Oturak kelimesinin yerini de artık “muhabbet” kelimesi almıştır. Baranalar, oturaklarda olduğu gibi gizli saklı veya gözden uzak yerlerde değil, ev ya da aile ortamında düzenlendiği için, oturaklarda okunan Konya türkülerinin müstehcen sayılan bölümleri de değiştirilmiştir. İçki ve kadın tamamen ortadan kalkmış, eğlence tamamen müzik ağırlıklı bir şekle dönüşmüştür. İçki yerini çay, efeler ve hovardaların yerini de okumuş şehirli insanlar almıştır. Üstelik, Konya türkülerinin dışındaki türkülerin itibar görmediği eski oturak âlemlerinin tersine, baranalarda diğer yörelerin türküleri de okunmaktadır. Baranaların oturak âlemlerinden diğer önemli bir farkı da, türkü icrasının yanı sıra ilâhîlere de yer veriliyor olmasıdır. Şüphesiz bu durum muhafazakâr yapının eğlence hayatına bir yansımasıdır [18]

Sonuç

Konya, Türklerin Anadolu’ya ilk yerleştikleri zamandan bu yana  kültürün ve sanatın merkezlerinden  biri olmuş, köklü geleneğe sahip bir şehir. Bin yılı aşkın bir süredir varolan, gelişen Konya kültürü de  yalnızca türkü ve türkülü eğlencelerden ibaret değil şüphesiz. Konya, mimarisi, edebiyatı, sanatı,  yemekleri, giyim kuşam kültürüyle de  kendine has bir özellik taşır. Gerçi modernleşme ile birlikte bu kültürel yapının  hızla değiştiğini, dönüştüğünü gözlemliyoruz. Hatta pek çok gelenek  kaybolmaya yüz tutmuş durumda. Özellikle de klasik eğlence kültürünün yerini televizyon, alışveriş ve eğlence merkezleri  gibi yeni eğlence türlerine ve yerlerine  bıraktığını görmekteyiz.  Popülerlik ve turizm maksadıyla elimizde sadece Mevlana ve Mevlevilik’ten günümüze taşınan sema kaldı diyebiliriz. O da özellikle son elli yıllık Konya imajına uygun bir tarz olarak varlığını sürdürmektedir. Bu nedenledir ki,  doğal olarak şimdilerde Konya deyince akla  düğün pilavları, oturaklar, kızlı kahveler, baranalar gelmiyor. Her büyük şehirde olduğu gibi  Konya’da da eğlencenin yeni yerleri büyük alışveriş merkezleri. Göğü delercesine uzanan çok katlı bu merkezlerde doluşan insanlar alışveriş ve tüketim üzerine bir eğlence anlayışı oluşturmuş durumdalar. Bu faaliyetin  gelenekle hiçbir şekilde irtibatının olmaması ise gerçekten dikkat çekicidir. Günümüzde artık tek tip eğlencenin ve tek tip eğlenenin oluşturduğu bir  eğlence kültürsüzlüğünü  yaşıyoruz. Bundan pek çok yerde olduğu gibi Konya da nasibini almış durumda.

Mustafa Yiğit
mustafayigit06@gmail.com

 


[1] Vedat Çakır, Konya’nın Geleneksel Eğlence Kültürü, Türkiyat Araştırmalar Dergisi, Konya sf 357

[2] Vedat Çakır, age. sf 357

[3] Vedat Çakır, age. sf 358

[4] Vedat Çakır, age. sf 358

[5] Vedat Çakır, age. sf 359

[6] Vedat Çakır, age. sf 359

[7] Vedat Çakır, age. sf 359

[8] Vedat Çakır, age. sf 360

[9] Vedat Çakır, age. sf 360

[10] Vedat Çakır, age. sf 361

[11] Vedat Çakır, age. sf 351

[12] Vedat Çakır, age. sf  361

[13] Vedat Çakır, age. sf  362

[14] Vedat Çakır, ,age. sf  362

[15] Vedat Çakır, ,age. sf  362

[16] Vedat Çakır, ,age. sf  362

[17] Vedat Çakır, ,age. sf  362

[18] Vedat Çakır, ,age. sf  363